Yapısalcılık

Yapısalcılık

Kısacası yapı, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bir toplumun insanları arasında çok ve çeşitli ilişkiler vardır. Bu toplumsal ilişkilerin bütünü toplumun yapısını meydana getirir. Toplumsal ilişkilerin tümü temel ilişki olan ekonomik ilişkilerle belirlenir. Bu ilişkilerdeki değişiklikler toplumun yapısını da değiştirir” (Sezgin Kızılçelik,Sosyoloji Teorileri 2)
Yapısalcılık işlevselcilikten farklı olarak,toplumsal uyuma vurgu yapmaz. Kolektif tarafından üretilen ortak değerler, ritüeller,semboller önemlidir. Bunlar ortak ideolojik tavrı ve belli noktalarda halkın, yönetene karşı alternatif “dünya anlamını” yarattıkları ölçüde muhalif görüşü desteklerler. Üstelik,”özne”nin kategorik olarak “fail” olma durumu da söz konusudur. Kolektif özne fail olurken de,tek tek öznelerin farklılığı, iradeleri tamamen yadsınır. Dil, semboller, ritüeller, edebiyat, sanat vs… üzerinden “kategorik özne”nin “yaratımı” incelemeye alınır ve genel tutarlı bir tavrı yansıttığı ölçüde de, bu ürünler hem yönetenin hem yönetilenin soyut bir düzlemde birbirlerine karşıt/alternatif tutumları arasında bir diyalogun parçası ya da kendisi olarak algılanırlar. Özellikle, halkın olan ürünlerde, üretim süreci bireylerin tekil varlıklarından bağımsız gelişir. Tek tek bireylerin “ürün” e katkıları vardır ama bu katkının ne olduğu, nasıl bir tür katkı oldukları bilinemez. Bireyin “bu ürüne katkım olsun” amacı olmadığından tek tek bireylerin iradeleri , tesadüfi, kendiliğinden gelişen bir süreç içinde etkileşerek “bir şey” ortaya çıkarır. Tek tek bireylerin iradeleri vardır, önemlidir ama bilerek sürece dahil olmadıklarından belirleyici değildir. Etkileşim sonucu doğurur ki o da kimsenin tekelinde değildir.Biçim, düzen, sembolleşebilme, öğelerin toplamından daha fazla bir şey ifade etme toplumsal yapı kavramının önemli vurgularıdır.
“Toplumsal nitelemesiyle yapının hem doğal yapılardan (bir taş parçasının, insan bedeninin yapısından) ayrıldığını, hem de bireyi aşan bir özelliği olduğunu belirtmek gerekir. Yapı ancak toplum içinde ortaya çıkıyor. Belki yapı, tek tek bireylerin bir uzlaşmasına dayanıyor, ama yine de yapı bireyleri aşmaktadır. Yapı, tek bireyin oluşturamayacağı,belki değiştiremeyeceği, belki ortadan kaldıramayacağı bir dizgedir. Yine dil örneğine dönelim (burada dil deyince Türkçe, Fransızca, Almanca gibi yazılıp konuşulan diller
kastediyoruz).


Dil, ilkece uzlaşımsal bir niteliktedir. Dili tek tek bireyler kullanmaktadır. Ama bir dizge, bir anlam iletme düzeni olarak dil, konuşmacıları aşmaktadır. Dilin işleyiş kuralları toplumsal düzeyde yer alır. Tek kişi kuralların oluşturduğu yapıyı büyük ölçüde etkileyememektedir . Birey, bu yapıya yalnızca boyun eğmektedir. Bu bağlamdaki yapının ikinci özeliği bilinç dışı oluşudur.”(Sezgin Kızılçelik)
Tam da bu nokta yapısalcılığın en çok eleştiri aldığı yerdir. Özellikle “tarihselci” bakış açısına karşıt olarak, yapısalcı düşüncede tek tek bireylerin rolü önem kazanamaz. İrade, değiştirme gücü, öznel bilinç gibi kavramlar toplumsal yapı düşünürleri için belirleyici değildir. Mesela, Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti kurmasında Mustafa Kemalin iradesi ve düşüncesi,yapısalcı düşünüş açısından önemli değildir. Mustafa Kemal değil de Ahmet de olsa o yapı bir şekilde değişecektir diye düşünür. Bu açıdan bakarsak,yapısalcı düşünce içerisinde değerlendirilen Marks içinde “devrimci özne” konumu oldukça geniş çapta tartışmalara yol açmış, bu devrimci öznenin tarih içerisinde, nerde ne zaman niye ortaya çıkıp devrim yapacağı bir türlü açıklığa kavuşamamıştır. Çünkü yapısalcı düşünce, yapısalcı düşünürlerin düşündüklerinden çok daha fazla bir biçimde yapıya,düzene vurgu yapar ki bu da “değişim” in nerde nasıl ortaya çıkacağını görmekte zorluklara yol açar. Ayrıca yapısalcı düşüncede önemli olan bir diğer yön de, “bütünsellik” kavramıdır. Yapı, öğelerinden herhangi birine indirgenemez, öğelerinin toplamına eşit değildir, yapı öğelerinin toplamından biraz daha “fazla”sıdır. Yapılar, etkileşimle ve bilinçdışı bir süreçte oluşurlar.
Ferdinand de Saussure

Gerçekten de yapısalcılık, XX. yüzyıl başında Ferdinand de Saussure’le kendi yöntemini geliştiren, güvenilir sonuçlar alma yolunu tutan dilbilimi bir örnek bilim sayma akımıdır. Yapısalcılar dil alanında başarılı olan bir yöntemi başka alanlarda da uygulamayı denerler. Bu akıma yapısalcı adının verilmesi, gerek Saussure’ün geliştirdiği dilbiliminde, gerek dilbilimine benzemeye çalışan öteki bilimlerde “yapı” kavramının özel bir yer tutmasındadır. Bu yöntemi benimseyen araştırmacılar, konularını bir yapı olarak görmekte ya da konularının yapısını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadırlar . Yapısalcı yöntemin birey ile özneyi önemsiz saydığını daha önce de belirtmiştik. Gerçekten yapısalcılar tarihsel açıklamalar, dıştan incelemelerle birlikte bireyi, bireyleri konu alan araştırmalara da karşı çıkmaktadırlar. Belli bir dildeki bir sesin değişmelerini belli bir budundaki özel bir aile düzenini ya da falanca filozofu incelemeyi değil de bunları belirleyen genel yapıları araştırmayı amaçlamaktadırlar . İşte yapısalcı dediğimiz kişilerin yöntem bakımından genel eğilimleri bu yöndedir. Gerçi yapı ile gerçekliğin bağlantısı oldukça tartışmalı bir konu ama yapının sayılan’özelliklerinden yola çıkarak, gerçekliğin çok geniş bir alanına ilişkin önesürümler yapılır, bunlardan insanla ilgili sonuçlar çıkarılırsa, yöntem düzeyinden ideolojiye, metafiziğe geçilir. Biri çıkar tarihsel gelişmeyi yadsır, bireyi özneyi yok sayarsa, insanın davranışlarını yalnızca yapıların düzenlediğini söylerse, burada artık yapısalcı yöntemden çok, tüm yapısalcı ideolojiden söz etmek daha yerinde olur. Belki hiç bir yapısalcı açık olarak ya da tek anlamlı bir biçimde bu düşünceleri savunmamıştır, ama yapısalcı akımın genel havası içinde bu savlar bir gerçeklik, bir gözdelik kazanmıştır. Kısacası yapısalcılara göre, kimi çalışma alanları ancak kendi yöntemlerinin kullanılması ile bilimsel bir düzey kazanmakta, yapısalcı yöntemi uygulamaya başlayan bilimler kökten bir değişiklik geçirmekte, konusunun daha derinlerine inebilmekte, güvenilir genellemeler yapabilmektedir.
Tüm bunlarla birlikte yapısalcı akım içinde bilimsel çalışmanın üç aşamalı olduğu söylenebilir. Bu aşamalar şunlardır :
  1. Gerçeklerin gözlemlenmesi;
  2. Bir modelin kurulması;
  3. Ve bu modelin yapısının çözümlenmesidir.
Sonuçta, ideolojik olarak yapısalcılık, hem bir birey, zaman ve özgürlük felsefesi olan varoluşçuluğa, hem de tarihselliği ve yarını vurgulayan Marxçılığa bütünüyle ters düşmektedir. ransa’da belli dönemde Sartre’nin varoluşçuluğunun yıpranması, Marxçı aydınların dünyadaki gelişmeler karşısında insanları düş kırıklığına uğratması düşün alanında bir boşluk yaratmıştır. Bir moda olarak yapısalcılık da bu boşluktan yararlanarak yaygınlaşmıştır (46). Ve yapısalcılık, varoluşçu düşünürler tarafından aşırı bir duruma getirilen öznelci ideolojinin karşı savı olarak meydana çıkmıştır . Kaba çizgileriyle ele alınırsa, genel yönelimiyle yapısalcılık -bir dünya görüşü anlamında- Parmenides’e bir geri dönüştür. Tüm yapısalcı ideoloji tarihle birlikte gelişmeyi, değişmeyi, bireyle birlikte de bireyin etkinliğini, değiştirici gücünü yadsımaktadır. Dünya görüşü anlamında tüm yapısalcılık bir karşı-hümanizmadır

Ferdinand de Saussure’ün Yaşamı ve Genel Görüşleri:
Yapısalcılığın gelişiminde çok etkin rol oynayan Ferdinand de Saussure, 26 Kasım 1857′cie Cenevre’de dünyaya gelir. Saussure, ünlü, bilim geleneği güçlü, soylu bir ailedendir. Saussure önce Bern dolaylarındaki Hofwyl Koleji’ne gönderilir, sonra öğrenimini Cenevre’deki Martine Enstitüsü’nde sürdürür. Daha on beş yaşına varmadan, anadili Fransızca dışında İngilizce, Almanca, Latince ve Yunanca öğrenir. Saussure on altı yaşındayken eski Yunanca biçimlerdebir çeşit geniz ünlüsünün varlığını sezer. Onun birgün okulda Heredotos’u okurken sezinlediği bu gibi geniz ünlülerinin gerçekten var olduğunu Brugmann ancak üç yıl sonra tanıtlayacaktır. 1875 yılında orta öğrenimini tamamlayan Saussure Cenevre Üniversitesi’ne yazılır, bir yıl kimya ve fizik derslerini izler. Ancak vaktinin çoğunu, bir süre önce öğrenmeye başladığı Sanskritçe’yle çeşitli dil sorunlarına ayırır. 1876′da Paris Dilbilim Kurumu’na üye seçilen genç bilgin yayımladığı incelemelerle bilim dünyasının dikkatini çeker. Aynı yıl dilbilim okumak amacıyla Leipzig’e gider. Yeni incelemeler -kaleme alır. Çevresindeki genç dilbilimcilerle sık sık anlaşmazlığa düşmesine, büyük bir anlayışsızlık çemberiyle sarılmasına karşın, Saussure Almanya’da geçirdiği yıllarda çok parlak bir gelişme gösterir. 1879′da yayınladığı, “Hint-Avrupa Dillerinde Ünlülerin İlk Dizgesi Üstüne İnceleme” adlı yapıtı kendisine uluslar arası bir ün sağlar. Bu çalışma tarihsel dilbilim konusundaki en yetkin incelemeler arasında yer alır, karşılaştırmalı araştırmalara yeni bir boyut kazandırır. Doktorasını verdikten sonra altı aylık bir Litvanya gezisine çıkan Saussure dönüşte Paris’e yerleşir. Ve burada 11 yıl kalır. Günümüze değin aydmlatılamamış nedenlerden ötürü Saussure 1891 yılında Cenevre’ye döner. Bir sava göre bilgin. Paris Üniversitesi’nde önemli bir kürsüye atanacağı, ünlü College de France’ta görevlendirileceği sırada Fransız uyruğuna geçmesi koşulu öne sürülünce her şeyi bırakıp ülkesine dönmeyi tercih etmiştir. Cenevre Üniversitesi’nde karşılaştırmalı Hint-Avrupa dilbilimi, Sanskritçe, vb. okutmaya başlayan bilgin ömrünün sonuna değin bu görevde kalır. Saussure’ün yayınları gitgide seyrekleşir. Dostlarıyla mektuplaşmaktan bile kaçındığı görülür. Bu duraklamanın nedeni kimine göre bilginin aşın titizliği, kimine göre ise bilimsel yaşamına pek ayak uyduramayan bir kadınla evlenmesi ve içki alışkanlığıdır.
Ama Saussure, 1907 yılının ocak ayında vermeye başladığı genel dilbilimdersleriyle bu suskunluğunu unutturur.Çok sağlam bir bilgiyle desteklenen etkileyici bir anlatım, en ince ayrıntılardan en soyut genellemelere kolayca sıçrayabilen bir açıklama gücü Saussure’ün başka çalışmalarında olduğu gibi bu derslerde de dikkati çeker.
Düşünür, kuramını sözlü anlatımıyla oluşturur, geliştirir, yeni yeni katkılarla daha sağlam bir yapıya kavuşturur. Fakat anlattıklarını nedense bir kitapta toplamaz, kuramına yazılı ve değişmez bir şekil vermez. 22 Şubat 1913′te gırtlak kanserinden ölür. Üstün yetenekleri,engin bilgisi ve etkileyici kişiliğiyle bir önder olan Saussure bilim ve yöntemiyle olduğu gibi içten davranışlarıyla da öğrencileri üstünde silinmez izler bırakmıştır
Anthony Giddens’in de belirttiği gibi, yapısalcılığın kökeninde olan Ferdinand de Saussure’ün ele aldığı konuların başında dil (langue) ve söz (parole) arasındaki ayırım gelir (55). Saussure’a göre dil,bir dil sistemine verilen addır. Yani Fransızca, İngilizce dilleri dediğimiz zaman dil’i bu anlamda kullanırız. Söz ise dilin somut kullanımı, yani dilin belirli bir konuşucu tarafından belirli bir andaki uygulanmasıdır. Bu sayısız sözler bir dil sistemine uyarlar. O halde somut ve bireysel olan söz’ün arkasında, onu belirleyen soyut ve toplumsal bir sistem (yapı), dil vardır. Dilbilimin amacı bu yapıyı ortaya çıkarmaktır ve bunu yapmak için söz’ü inceler
Genel olarak Saussure’e göre dili sözden ayırmak demek:
1. Toplumsal bir olguyu bireysel olgudan;
2. Temel olguyu ikincil, az çok da rastlantısal nitelikli olgudan
ayırmak demektir.
Bu bağlamda Saussure şöyle demektedir:”… Sözcükleri değil, olguları tanımladığımıza dikkati çekmek isterim. Onun için, kapsamları dilden dile değişen bir takım karışık terimlerden ortaya koyduğumuz ayrımlara hiç zarar gelmez. Örneğin, Almanca’da Sprache hem Fr. Langue “dil”, hem de langage “dilyetisi” terimini karşılar, Rede yaklaşık olarak Fr. pdrole “soz.”ün karşılığıysa da, buna özel bir anlam da ekler ve böylece Fr. discoıırs “söylev; sözlü anlatım ya da söylem”i kapsamına .alır… Yukarıda açıklanan kavramlardan hiçbirini hiçbir sözcük tam olarak karşılamaz- Bir sözcüğe ilişkin her tanımın havada kalmasının nedeni budur… Olguları tanımlamak için sözcüklerden yola çıkmak kötü bir yöntemdir…” .
Böylece Saussure dil ve söz arasında ayırım yapar ve dilin niteliklerini şöyle özetler:
1. Çok karışık nitelikli dilyetisi olgularının oluşturduğu bütün içinde dil, kesin çizgilerle ayırt edilebilecek bir konudur. Bir duyma imgesinin çevrim içinde bir kavramla buluştuğu noktaya yerleştirebiliriz onu. Dilyetisinin birey dışında kalan toplumsal bölümüdür, dil ve birey onu tek başına ne yaratabilir, ne de değiştirebilir. Dil varlığını yalnızca, topluluk üyeleri arasında yapılmış bir tür sözleşmeye borçludur. Öte yandan, işleyişini bilebilmek için bireyin dili öğrenmesi gerekir. Çocuk onu ancak yavaş yavaş edinir. Sözyitimine uğrayan bir kimse bile, duyduğu sesli göstergeleri anlamak koşuluyla dili yitirmez: Dil o denli apayrı bir şeydir.
2. Sözden ayrı olan dil ondan bağımsız biçimde incelenebilecek bir konudur. Artık ölü dilleri konuşmuyoruz; ama onların dilsel düzenini pekala öğrenebiliriz.
3. Dilyetisinin ayrışık öğelerden oluşmasına karşın, böylece sınırlandırılan dil türdeşlik gösterir: O bir göstergeler dizgesidir. Bu dizgede önemli olan anlamla işitim imgesinin birleşimidir ve göstergenin bu iki yanı dâ aynı oranda anlıksaldır.
4. Dil de söz gibi somut niteliklidir. Bu da incelemeye büyük bir kolaylık sağlar. Dilsel göstergeler temelde anlıksalsa da birer soyutlama değildir. Toplumun onayladığı ve tümü dili oluşturan birleştirmeler, özeği beyinde yer alan gerçekliklerdir. Üstelik, dil göstergelerini neredeyse elle tutabiliriz (58). Özde toplum içinde dil, her beyinde bulunan bir izler bütünü olarak yaşar ve bir bakıma birbirinin eşi tüm örnekleri bireylere dağıtılmış bir sözlüğü andırır. Görüldüğü üzere bu öyle bir şey ki, herkesin ortak malı ve kişisel istenç dışı olmakla birlikte, ayrı ayrı her bireyde de bulunur. Dilin bu varlık biçimi şöyle gösterilebilir: 1 + 1 + 1 +… = I (Toplumsal örnek). Burada Saussure şu soruyu sorar: “Peki, aynı toplumda söz nasıl yer alır?” Saussure’e göre söz, bireylerin söylediklerinin toplamıdır ve a) Konuşanların istencine bağlı bireysel birleştirmeleri, b)Bu birleştirmelerin gerçekleşmesi için zorunlu ve yine istençli sesleme edimlerini kapsar. Demek ki söz toplumsal hiçbir şey içermez; sözün tüm gerçekleşmeleri bireysel ve bir anlıktır. Özel durumların toplamından başka bir şey yoktur bu düzlemde; şöyle belirtilebilir bu durum:(1 + 1′+ 1″+ 1″‘…).Bütün bu nedenlerden dolayı Saussure’a göre, dille sözü aynı görüş açısı altında toplamak olacak şey değildir.Saussure’ün dil olgusuna yaklaşımının temelini günümüzde yerini yapı kavramına bırakan dizge kavramı oluşturur. Dizge, her şeyden önce, doğrudan doğruya kavranabilen, elle tutulur bir nesne,bir töz değil, bir biçimdir. Doğabilimleri ele alacakları nesneleri önlerinde hazır bulurlar, ama dili, dilyetisi kavramak isteyen bilim adamının önünde böyle bir nesne yoktur, onu elle tutulur bir nesne olarak değil, öğeleri arasındaki farklılıklar, karşıtlıklar yoluyla kavrayabilir. Bu gözlemi Saussure’ün ünlü benzetmelerinden biriyle örneklendirmek gerekirse:”… Her gece saat 23′te Cenevre’den kalkan Cenevre-Paris ekspresinin, vagonları da, görevlileri de sık sık, hatta her gün değişebilir; bu nedenle, “Cenevre-Paris ekspresi” derken, hep aynı tren değildir. Sözeltiğiıhiz, her yıl saat 23′te Cenevre garından kalkan 365 treni tek bir gerçeğin karşılığı sayarak böyle konuşuyoruz; bu gerçeği somut bir tren değil,demiryolu ulaşımında söz konusu 365 trenin tümü için geçerli olan bir durum belirler; aynı gün ulaşıma katılan bütün öteki trenlerle kurduğu uzamsal ve siiremsel bağıntılardan doğan bir gerçektir…” .Dil konusunda da durum böyledir. Yani her öğe bir dizgeye bağlanır, her öğe bir dizgeyi varsayar. Bunun için, Saussure dilsel birimi bir değer, dili de öğeleri kendi başlarına bir gerçeklik taşımayan, ancak başka öğelerle kurdukları bağıntılar içinde kavranabilen bir göstergeler dizisi olarak tanımlar. Kanımızca Saussure’ün bu anlayışı yapısalcılığın da özüdür. Yani yapısalcılıkta yapı önemlidir ve yapıyı oluşturan parçalar kendi başlarına bir gerçeklik ifade etmez, ancak yapıyı oluşturan diğer parçalarla ilişkileri olduğu zaman önem kazanırlar. Böylesi bir anlayış fonksiyonalizmde de vardır.
Ferdinand de Saussure’ün dil /söz ayırımından sonra yapmış olduğu ikinci önemli ayırım gösteren/ gösterilen ayırımıdır. Saussure’e göre “sözcükler bir şeye işaret ettikleri için birer göstergedirler ve bir göstergenin iki yönü vardır: Biri bir ses imgesidir ki gösteren adını alır. “Kedi” dediğimiz zaman ağzımızdan çıkan ses imgesi gösteren’dir, bunun işaret ettiği kedi kavramı ise gösterilen’dir
. En genel anlamda; ses (gösteren) gösterge kavram (gösterilen) Saussure’e göre gösteren ile gösterilen arasındaki bağıntı keyfidir. Çünkü kedi kavramını bu sözcükle göstermek için bir neden yoktur. Başka dillerde kedi kavramı başka sözcüklerle anlatılır. Kedi sözcüğü dil sistemi içinde bir ad olarak kullanılır ve bir ad olarak davranışı, diğer öğelerle olan bağıntıları gerçek dünyadaki dört bacaklı hayvanla ilgili değildir. Sözcükler birer gösterge olduklarına göre dil bir göstergeler sistemidir ve dış gerçeklikten bağımsız, kendi iç kurallarına göre işler. Öte yandan Saussure’e göre, “dil olgularının işleyişini irdelediğimiz zaman, gözümüze çarpan ilk şey, konuşan kişi açısından bunların zaman içindeki ardışıklığının söz konusu olmamasıdır. Dilbilimci de artsüremliliği unutarak bu durumu göz önüne almalı, onu yaratmış, onu koşullandırmış olan veriler üzerinde oyalanmamalıdır. Ve konuşan bireylerin bilincine ancak geçmişi yok sayarak girilebilir. Tarihi işe karıştırmak dilbilimciyi olsa olsa yanlış yargılara götürür (ki, Saussure’ün bu anlayışı daha sonraki yapısalcılar, özellikle de, Levi-Strauss tarafından adeta tanrılaştırılacak ve tarihi ihmal etmelerine yol açacaktır). Böylece Tahsin Yücel’in de belirttiği gibi Saussure dilbilimsel araştırmalara yepyeni bir yön veren devrimsel saptamalarını dilsel olguları eşsüremlilik içinde irdeleyerek yapmış, tarihsel gelişimin de bu tutumu doğruladığını ortaya koymuştur . Öyleyse, dil, “öğelerinin bir anlık durumu dışında hiçbir şeyin belirlemediği, katışıksız bir değerler dizgesi” olarak tanımlandığına göre, onu tutarlı bir şekilde kavramak istiyorsak, evrimin belli bir evresinde, eşsüremlilik ekseni üzerinde ele almamız gerekir; dili artsüremlilik ekseni üzerinde ele almak, dizgeyi gözden kaçırmamıza yol açar. Üstelik, unutmamak gerekir ki, artsüremlilik boyutu eşsüremliliklerin üst üste gelmesinden başka bir şey değildir. Saussure’ün sık sık yararlandığı ünlü satranç benzetmesi burada da geçerlidir: “… Fonksiyonları değişmediği sürece, santranç taşlarının değişmesi şu ya da bu biçimde, şu ya da bu nesneden yapılmış olmaları oyun düzeninde bir değişikliğe yol açmadığı gibi, dildeki artsüremli değişimler de dilsel dizgeyi değiştirmez, fonksiyonlar ve bağıntılar aynı kaldığı sürece, hep aynı dizge söz konusudur. Hiç kuşkusuz, değişimler de incelenebilir, incelenmeleri gerekir, ama bu tür bir incelemenin doğrudan doğruya dilin kendisine yönelen bir inceleme sayılmasına olanak yoktur. Çünkü bir dilin belli bir anda sunduğu dizge bu dilin tarihiyle özdeş değildir. Öyleyse, dilin kendi başına ve kendi kendisi için incelenmesi, eşsüremsel yaklaşımı zorunlu kılar…”

Sonuç olarak diyebiliriz ki; yapısalcı yöntemi geliştiren böylelikle yapısalcılığın kaynağı durumunda olan Ferdinand de Saussure, öğrencilerinin tuttuğu ders notlarından oluşan ünlü yapıtı “Genel Dilbilim Dersleri”nde yapı sözcüğüne hiç yer vermemiştir. Gerçekten yapıtın dizisine göz attığımızda, yapı kavramının dizinde bulunmadığını görüyoruz. Ama bu durum, Saussure’ün yapısalcılığın kökeninde bulunduğu olgusunu yalanlamıyor. Saussure gerçekten yapısalcılığın bir öncüsü, bir başlatıcısıdır. Çünkü yapıtında “yapı” sözcüğü hiç geçmese bile, yapıta baştan aşağı yapısalcı bir düşünce egemendir. Üstelik yapı kavramına da çok yakın bir sözcük “Genel Dilbilim Derslerinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu sözcük “dizge” (sistem) dir. Kısacası, “Genel Dilbilim Dersleri” yapısalcı yöntem için hem bir taslak, hem de büyük ölçüde bir yöntemin iş başında bir uygulamasıdır. Ve Saussure’ün bu eseri kendisinden sonraki yapısalcılara, özellikle de Claude Levi-Strauss’a, yol göstermiştir

Levi-Strauss

Levi-Strauss öncelikle yapısalcılığın temelinde olan “yapı” kavramını inceler (91). Levi-Strauss yapı kavramına ilişkin olarak şöyle demektedir: “Yapı kavramı, bütün kullanım biçimlerine ortak unsurların soyutlanması ve kıyaslanması üzerine kurulmuş tümevarımsal bir tanımla ortaya konulmaz”. Ya bu terimin anlamı yoktur ya da bu anlamın kendisinin bile bir yapısı vardır, ve önce kavramın bu yapısı anlaşılmalıdır.
Levi-Strauss’a göre toplumsal yapı ampirik gerçeğe değil, bundan kurulan modellere götürür. Bu şekilde çoğu zaman birbirlerine karıştırılan toplumsal yapı ile toplumsal ilişkiler kavramları arasındaki farklılık gözükmektedir. Toplumsal ilişkiler toplumsal yapıyı belirli hale sokan modellerin yapımında kullanılan hammaddelerdir.

Levi-Strauss’a göre yapı niteliğini kazanabilmek için modeller şu dört koşulu
yerine getirmek zorundadırlar:
    1-Yapı bir dizge niteliği sunar; bu nedenle herhangi bir öğesindeki değişiklik geri kalan bütün öğelerinde de değişikliklere yol açar;
    2-Her model, her biri aynı diziden bir modelde karşılık bulan
    bir dönüşüm kümesine bağlıdır, böylece bu dönüşümlerin bütünü de bir model kümesi oluşturur;
    3-Belirtilen bu özellikler, öğelerden birinde bir değişiklik olduğu
    zaman, modelin nasıl bir durum alacağını önceden kestirmemizi
    sağlar;
    4-Model gözlemlenen bütün olguları kapsayacak biçimde kurulmuş
    olmalıdır .
Kısacası Levi-Strauss’a göre, toplum çeşitli düzeylerde bir yapılar bütününü içerir: “Bireyleri çeşitli yasalara göre düzenleyen aile dizgeleri bu düzeylerden yalnızca biridir, toplumsal örgenlenim bir başkası, ekonomik katmanların farklılaşması üçüncü bir düzeydir. Bu düzenleyici yapıların kendileri de düzenlenebilir. Bunun koşulu aralarındaki bağıntıları, birbirleri üstündeki eşsürmeleri, etkileri ortaya koymaktır.”
Levi-Strauss’a göre yine de bir toplum, yapılarının tümüne indirgenemez. Bu, toplumun yaşayan, değişen, devinen yanını gözardı etmek olur. Olay/yapı karşıtlığının vurgulanması, Levi-Strauss’un böyle bir yanılsamaya yer bırakmadığının bir göstergesidir. Bir toplumdaki olayları özgünlüğü, tekilliği ve somutluğuyla, ayrıntılı ve nesnel biçimde betimlemek budunbetimin görevidir. Budunbilim ise karşılaştırmalı olarak modelleri ve yapıları kurmaya, nesnel olayların ardındaki anlamı araştırmaya yönelecektir
Levi-Strauss yapı sözcüğüne yepyeni ve psikolojik bir anlam kazandırmaya çalışmıştır. 0, hediye alıp vermenin evrensel bir psikolojik gereksinim olduğunu ve daha genel olarak, karşılıklığın sosyo-kültürel fonksiyonları üzerinde durur (129). Ancak, hediye, karşılıklı evlilik gibi toplumsal yapıları anlayabilmek için, insan aklının evrensel yapısına inmek gerekir. Bu yapı, ben (ego) ile ötekiler (others) arasındaki diyalektik çatışmadan doğar ve karşılıklı olarak bu çatışmanın yumuşatılması ve uzlaştırılmasıdır.
Öz olarak diyebiliriz ki Levi-Strauss bilinç dışı mekanizmalara ağırlık vermekle yapısal antropolojiyi psikolojiye yaklaştırmıştır. Ancak, bu psikolojik yönelim, Freud’a koşut ise de, Durkheimci sosyolojiye oldukça ters düşer. Bu bağlamda Levi-Strauss, yöntemini, açık olarak, ideal bir şekilde soyutlanmış, durağan, farklı parçalarının makine gibi ya da organizma gibi birbirlerine kilitlenmiş olduğu ve birbirlerini güçlendiren toplumlar olarak tanımlayan fonksiyonalist toplum nosyonlarına karşı kurar.
Böylece toplumları kavramlaştırmada organizma ve mekanizma unsurlarını merkezi konuma yerleştiren Durkheim ve Durkhem’in izleyicilerinin görüşlerini reddeder. Ona göre karşıtlıkları ve zıtlıkları, herhangi bir sistemde, bu sistemin uygun bir şekilde işlemesi için potansiyel engeller olarak gören fonksiyonalist teoriler düzeltilmeli ve yeniden iyileştirilmelidir. Fonksiyonalizmin tersine, Levi-Strauss’a göre, yapısalcı teoriler karşıtlıkları ve zıtlıkları kaçınılmaz olarak düşünür. Bu Levi-Strauss’un Hegelci ve Marxist olanlar da dahil çeşitli diyalektik okullarıyla fazlasıyla paylaştığı bir şeydir. Ancak Levi-Strauss’un diyalektik okullarla paylaştığı her şey bu kadardır. En genel anlamda tarihselliği, değişmeyi yadsıyarak, Heraklitos’a uzanan diyalektik okulların aksine, “Dünya, donuk bir buz parçasıdır” diyen Parmanedis’e özlem duyar.
En son çözümlemede Levi-Strauss ve de bağlı olduğu yapısalcılık’da tarihin kıyasıya bir kritiği vardır. Hatta Levi-Strauss, tarihin nesnellik olasılığını bile yadsımaktadır. Bu konu ile ilgili olarak, Serge Jonas, 1966 Eylül’ünde Eyian’da yapılan VI. Uluslararası Sosyoloji Kongresi’ne ilişkin düşüncelerini şöyle özetler:
“Bu kongrede iki temel eğilim karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Biri, her türlü tarihçiliği dışlayan yapısalcılık; ötekisi çeşitli akımların bir araya gelmesinden
oluşmakta ve hepsi de tarihe başvurma savındadır. Sosyolojik yapısalcılık şemalarına uyan, hem Amerikan hem de Avrupa sosyologlarından gelen bildirilerin sayısı kabarık olmasına karşın, tarih!e gösterilen ilginin yeniden canlanması, bu okulun gerilemesine işaret sayılsa yeridir. Sonra şu nokta da unutulmamalıdır:Yapısalcılığın Batı Avrupa genelinde tutulup yaygınlaşması, Birleşik Devletler’deki başarısından on beş yıl sonra olmuştur, üstelik orada, bugün yapısalcılık günden güne daha çok tartışma konusu olmaktadır…”
Sonuç olarak, çağımızın teknolojik gelişmelerini kuşkuyla karşılayanlardan biri olan ve bir bakıma Batı’da geliştirilen uygarlık şeklinin yetkin bir örnek olmadığını savunan Levi-Strauss’a göre batı insanı bireyci ve ben-merkezci bir tutum içindedir. Batı insanının başka olan, yabancı olan herşeye kendiliğinden bir düşmanlığı vardır. Batılı insan için “cehennem başkalarıdır”. Oysa Levi-Strauss’a göre batılıların ilkellerin mitoslarından alacağı önemli bir ders vardır; o da cehennemin kendilerinde olduğudur. Levi-Strauss batıyı bu şekilde yargılamasına rağmen hâlâ batıda çok fazla tutulmaktadır. Acaba neden?

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.